Bugun...


İlknur Eskioğlu

facebook-paylas
ANNE, KÂBE KİM? BABA, PEKİ KIBLE NE DEMEK Kİ?
Tarih: 21-02-2021 14:59:00 Güncelleme: 21-02-2021 14:59:00


Kâinata karanlık çökmüşse, aile efradının yavaş yavaş evlerine dönüş vakti gelmiş demektir. Bir hareketlilik zuhur eder sokaklarda. Her bir insanda ayrı bir telaş vardır. Dünyevi işlerin meşgalesiyle bitab düşmüş ruhlar, kendisini bir ân önce eve atma arzusu içindedir.

           Ev de bütün gün yalnız kalmış olmaktan yana mustariptir. Lâkin aile efradının eve gelmiş olmasıyla ev, yalnızlığını sonlandıramaz maalesef. Yorgun bir hâlde eve gelen baba, TV’nin karşısına uzanıp kanalların arasında bomboş ruhunu gezindirir. Evin hanımı da kendi köşesine çekilir, bilgisayarın başında en son aldığı ayakkabısına uygun çanta modellerine bakınır. Çocuk da zihnî gelişimine hiç bir faydası olmayan; aksine zararı saymakla bitmeyen tablet oyununda, puan toplayarak kral-kraliçe olma gâyesindedir.

           Evin içindeki tek lisân; teknolojik aletlerden çıkan seslerin, birbirine karıştığı gürültü kirliliğinden ibarettir. Bu esnada baba da haberleri dinlemeye karar vermiştir. Çocuk da gayriihtiyari haberlere kulak verir bir ân. Haberlerde, bu günlerde sıklıkla duymuş olmaktan yana teessür içinde olduğumuz; “Boğaziçi üniversitesindeki hadiselerden” bahsedilmektedir.  Haber spikeri, “Boğaziçi üniversitesinde Kâbe fotoğrafına karşı yapılan saygısızlığı” dile getirirken, çocuğun “Kâbe” kelimesi dikkatini çeker. Çocuk annesine doğru döner ve sorar: “Anne, Kâbe kim?”  Çantaların arasında kalmış olan anne, çocuğunun sesini duyunca ekrandan gözlerini almak zorunda kalır. “Kâbe neydi” diye düşünmeye başlar!  Baba da akıl verir: “Bilgisayar başındasın, Google’dan baksana!” 

           İyi ki bir “Google teyzemiz” var. Olmasaydı ne yapardık? Anne Google’dan bakar, “Kıble demekmiş” der ve yarıda kalan alışverişine geri döner. Annesinin alâkasız tavrını fark eden çocuk, bu sefer de babasına sorar:  “Baba, peki kıble ne demek ki?”  Baba da suskun! Karı-koca göz göze gelir. Bir ânlık da olsa; sanal âlemden uzaklaşıp birbirlerini fark ederek, lisân-ı hâl ile muhabbet ederler. Sahi Kâbe neydi, kıble ne oluyordu?  Haydi, ayıkla pirincin taşını! 

            Bir nesil doğuyor, büyüyor ama nasıl büyüyor! Bedensel olarak serpilip büyüyorlar büyümesine de; ruhları cılız, bomboş kalıyor. Sadece bir yığın faydasız ilimle şişirilmiş ruhlar taşıyorlar. Arpa ekilen yerden, buğday çıkmasını beklemek ne kadar lüzumsuz bir bekleyişse; anne-babanın bilmediğini, çocuğun bilmesini beklemenin de o denli lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. 

              Böylesi nice evlerde, yüzler kıbleye çevrilmiyor. Beytullâh’a sırt dönülüyor. Gönül kâbesi inşa edilemiyor. Nitekim çocuğu yetiştiren de mekân ve ortamdır. İlk eğitim mercii de ailedir. Çocuk evde, çeşit çeşit heykelden süsler görüyor. Melek figürlü heykellerden yola çıkarak, melekleri tahayyül ediyor. Sanat için açılan bedenlerin teşhir edildiği tabloların süs diye duvarlara asıldığı evde çocuk bütün nefsânî ve şehvânî duygulara, muhayyilesinde yer veriyor. Meleklerin bile hayâ edip uzak kaldığı bu evlerde, çocukların ruhları kararıyor. Tekemmüle erişemiyorlar. Çünkü heykel deposu evlerde, ruhları aydınlatacak Kur’an ahlâkı yok. Küçük yaşta birçok menfi ahvâlden haberdâr olan çocuğun da onu yetiştiren ailenin de Kâbe’den de kıbleden de haberi dahi yok! Hakikaten bizler çocuk mu yetiştiriyoruz?  2.Murat, Fatih Sultan Mehmed’in derslerinde tembellik yaptığını hocası Molla Gürani’den duyduğunda; Molla Gürani’ye kızılcık sopası takdim ediyor, “Sözünü dinlemezse acıma, vur!” diyor. Nesilden nesile intikâl eden kızılcık sopası, vazifesinden alındığından beri mukaddesatımız kor alevler içinde eridikçe eriyor. 

          Osmanlı döneminde evler, cephesi kıbleye dönük olarak inşa edilirmiş. Eve bir mihmândar geldiği vakit, “Kıble nerede?” diye sorma lüzumunda bulunmaz; evin en geniş cephesine dönerek namazlarını eda edermiş. Artık gelen mihmândarlar, kıblenin yönünü değil de internetin şifresini soruyorlar!  Yönümüz de yolumuzda çok değişti!

           Eğer hanelerimize gelen mihmândar, Allah Resul’ü (s.a.v) olsaydı; bu hâllerimizi gördüğünde dizlerini döverdi. Ümmeti için inci inci akan gözyaşları, üstünü ıslatırdı. İçimiz dışımız o kadar çok dünya sevgisiyle dolu ki; mukaddesatımızın sevgisine yer ayıramıyoruz. İslâm hariç ne kadar yön varsa, yüzümüzün de gönlümüzün de yönünü o tarafa çeviriyoruz. Bir tek İslâm’a yönümüzü çeviremiyor, hâdiselere İslâmi bakış açısıyla bakamıyoruz. Dünyevi her mevzuda bir mefkûreyi hedef belliyoruz. Ama kulluktan bîhaber yaşıyor, vakti verene vakit vermekten imtina ediyoruz. Kendi ölçülerimizi unuttuk, kendimize yabancılaştık. İrfanımızdan uzaklaşıyor, varlığı mahlûk olarak kavrayamıyoruz. Kulluk şuûruna alâka duyamıyor, niçin yaratıldığımızı hiç hatıra getiremiyoruz. 

           “Şer, hayrın anahtarıdır” düsturundan yola çıkarak Kâbe-i Muazzama ‘ya yapılan bu şedid, meşum, gayriahlaki eylemi, İslâm medeniyetinin dirilişinin vesilesi olarak görmek için zaman kaybetmiyor muyuz? Ölmeden önce olmanın hayr tohumlarını ekmek için bir hayli geç kalmadık mı? İnançta, fikirde, zikirde, tevhitte ve imanda güçlü bir halka oluşturmanın, putları yıkmanın tam zamanı değil mi sizce de?

          Kâbe’ye yüzünü de gönlünü de tekrar çeviren İslâm sevdalısı, Kâbe aşığı öncü kuşak yetiştirme iştiyâkını diriltmenin arifesindeyiz. Allah Resul’ünün (s.a.v) çokluğundan övüneceği ümmet olmanın tam zamanı! Kâbe demeye lisânı bile âşinâ olmayan ümmetin çocuklarının, tablet oyunlarının yerine siyah renkli küp bir kutu resmi çizdirebileceğimiz eğlenceli bir oyunla şuûrlarına Kâbe’yi aşılamanın, Kâbe’nin mahiyetini idrak edecek liyâkatlı ve salâhiyet ehli neslin yeniden doğuşuna mazhar olmanın tam da vakti!  Zirâ dünyada, gönlümüzü ve yüzümüzü çeviremediğimiz kıbleye karşı kabirde nasıl yüzümüzü çeviririz?

           Kâbe’miz aylardır mahzun. Kâbe Müslümanlara küstü. Kapattı kapılarını. Sırtını döndü bize. Çevirdi yüzünü bizden. Daha fazla küstürmemek adına vakit, bir ve birlik olma vaktidir.  Allah’ım sen bizleri, Kâbe-i Muazzama ‘ya lâyık eyle. Peygamber efendimizin (s.a.v) gözyaşlarını sürûrdan akıtan, kıblemizin mahiyetine yakışır ümmet olmayı nasip eyle. Barış bizimle artık Kâbe! Barış ki; firâk son bulsun, vûslat nihayete ersin. 
İlknur Eskioğlu



Bu yazı 113 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI