Bugun...


Prof.Dr.İsmet Emre

facebook-paylas
Okullar Ne İşe Yarar?
Tarih: 13-10-2021 13:20:00 Güncelleme: 13-10-2021 13:20:00


Bütün mesele, teori ile pratik arasındaki makasın hızla açılması, pratiğin kendi gerisindeki özden uzaklaşarak tamamen bağlamından kopuk fratktal bir parçaya indirgenmesi ve bu haliyle bütünü görmenin önünde büyük bir engele dönüşmüş olmasıdır. Evet, okullarımız açık, baştan beri sayıları sürekli artıyor, evet, öğretmenlerimiz belli bir formasyondan geçip onlara elinden gelen bilgiyi aktarmaya çalışıyor, evet bütününü devlet karşılamasa da okulların fiziksel ihtiyaçları bir şekilde gideriliyor, evet dersler zamanında başlayıp zamanında bitiyor, evet sureten sistem sözüm ona tıkır tıkır işliyor ama gelin görün ki bu sistemin gerisi öyle boş, öyle tamtakır, öyle felsefeden yoksun, öyle başı boş, öyle amaçsız, ilkesiz, işlevsiz ki meseleye biraz yakından baktığınızda içiniz parça parça olur. Geriden baktığınızda bacası tüten, içine işçilerin girip çıktığı, dışarıdan makinelerinin seslerinin işitildiği ama ortaya hiçbir mamul koyamayan, ortaya koyulan mamulün de çarık çürük olduğu, aralarından iyilerin tesadüfen ortaya çıktığı bir fabrikaya benziyor okullarımız. Mesailer devam ediyor, emekler harcanıyor, yorgunluklar diz boyu, çarklar dönüyor, gel gör ki ortada elle tutulur bir üretim yok. Çünkü daha baştan, en başından buraya gelen öğretmene, geldiği yerden iyi bir insan nasıl yetiştirilir, hangi bilgi hangi aşamalardan/süreçlerden geçirilerek verilir, uzmanlığın yanı sıra onu destekleyecek yan bilgiler nelerdir ve neden tam da o bilgi bunu destekleyici bir muhtevayı haizdir, bilmiyor. Çünkü sorun öğretmen yetiştirmenin doğasındaki çürüklükten kaynaklanıyor. Bugün eğitim fakültelerinin birinde bile günümüz eğitim sistemi ile geleneksel olanı birleştiren, tarihi olan ile günceli uyumla harmanlayarak onu verme biçimlerine vakıf, küresel gidişata alternatif teşkil edecek tek bir kolektif eğitim sistemi yoktur. Metinleri bile çeviridir. Telif gibi görünenler ya doğrudan etkilenmenin veya üretilmiş olanın kavramlarını değiştirerek ruhuna dokunma cesareti göstermeden olduğu gibi terkip etmenin eseridir. Türk milli eğitimi gibi Türk yüksek eğitim kurumları da aynı acziyet içerisindedir. Eğitimin ruhu yoktur. Gösterişli binalar yaparak oradan harika fikirler elde edebileceğimiz zehabıyla hareket ediyoruz. Zihinler eklektik, bilgiler eklektik, kurumlar eklektiktir. Bu manzaradan içim parçalandığı için birkaç yıl önce bir yemekte üst düzey bir bürokrata “gençlik elden gidiyor, dijitalin oyuncağı olmuş durumda, artık çocuklar ne ailelerinin ne mahallelerinin ne şehirlerinin ne de devletlerinin güdümündedir; bilakis onlar parmak uçlarıyla çağırdıkları, parmak uçlarıyla ruhları esir alınan başka memleketlerin, başka kültür ve medeniyetlerin müntesibidir.” demiştim. Gençliğin eğitimine yönelik bir ‘önleyici, alternatif geliştirici’ projeniz var mı diye sorduğumda, ‘hayır yok’ cevabı vermişti. Olmadığını zaten biliyoruz. Türkiye’de hiçbir şeyin derin bir ihtirasla ve üstesinden gelme içgüdüsüyle kovalanmadığını, orada, dağınık olanın kıskıvrak yakalanarak benliğin parçasına dönüştürülme gayreti güdülmediğini, insanların iş yapma hevesinin tamamen bıkkınlık ile atalete tahvil ettirildiğini zaten biliyoruz. Ama aynı durumun sorumlulukları çok daha büyük olan bürokratlarda da oluşu asıl kaygı vericidir. Hatta belki denebilir ki iş yapma hevesinin kırılma dalgasının başlangıç noktası tam da yukarı, üst bürokrasinin olduğu yerdir. 

Bırakın doğru düzgün insan yetiştirmeyi, yetiştirdiği insanı bir uzmanlık alanının en iyisine dönüştürmeyi, yanı sıra iyi bir insan modeli ortaya koymayı, adam akıllı bir eğitim politikamız bile yok. Okullar niye var, milli eğitim bakanlığı ne iş yapar, milli eğitim bakanı neyle uğraşır? Galiba bunu bilmeyen yok. Okullar toplumu bir arada tutan değerleri yaşatmak ve nesilden nesle aktarmak için var. Toplum ile birey arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zemine taşımak, o toplumu dünyanın gerisinde kalmamaya uyarlamak için var. Bakanlıklar ve bakanlar da bu işi organize eder. Sistem kurar, müfredat yapar, kitap yazdırır, projeler geliştirir. Dikey olarak geçmişten günümüze, yatay olarak da önünü ardını yoklayarak kim ne yapıyor onu araştırır ve vatandaşına bilgiyi olabilecek en sağlıklı biçimde ulaştırmanın yolunu sunar. Daha baştan bir dertle gelir, sorumluluk almanın ağırlığıyla oturur oraya. Böyle mi oldu, bugüne kadar yapılan bu mudur? Bir bakan gelir gelmez maarifin ruhuna uygun biçimde periferik bir araştırma yaptırmış, eğitimin bütün alanlarıyla ilgili raporlanmış bilgiler ışığında bir teorileştirmeyle mi hareket etmiştir? Milli Eğitim Şuraları zaten evlere şenlik… Dostlar alışverişte görsün misali günah savmanın ritüeli olarak iş görüyor, o kadar. Şuraların içinin boş olduğu, bir sonraki yıl bir önceki yıl yapılanların aynısı olmasından anlaşılmıyor mu? Olan şudur: İster bakan, ister bürokrat olsun, her gelen etrafını şöyle bir tarassut eder, nerde kalmıştık der, bir öncekinin bıraktığı yerden yamalı bohça eğitim sistemini sürdürür. 

İnsanlar değişmiş, üsluplar değişmiş, ama sistem değişmemiştir. Topyekün, baştan ayağa her yönüyle yeni ve hem milli hem çağın gereklerine uygun bir sistem kurulamamıştır. Şimdi yine, bu süreçte de radikal hiçbir değişim olmayacağına, milli eğitimin ne paradigma değişikliği yapacağına ne de memleketin ve dünyanın tecrübelerinden devşirilmiş özgün teoriler üreteceğine dair umutlarımızı besleyecek hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. 

Bununla birlikte, yeni oluşun kendine özgü diriliğine sığınarak yeni bakana birkaç kelam etmek gerekir belki: Sayın bakan, iyi niyetinizden hiçbir kuşkum yok. Hem rektörlüğünüz hem ÖSYM başkanlığınız döneminde birkaç kez vicahen de görüştük, sohbet ettik ve benim yüzünüzden aldığım izlenim “hak bildiği yolda zerre şaşmayan çelik bir irade” idi. Bu sizin en değerli tarafınız. Türk ve dünya milli eğitimlerinin geçmişini, bugününü ve istikbale dönük yüzünü bütünüyle bilmeyebilirsiniz, bilmek zorunda da değilsiniz. Ancak organizasyonun başındaki kişi olarak en iyileri bulun ve boyuna posuna, cinsine, cibilliyetine, dünya görüşüne bakmadan onlarla çalışın. Sadece iş yapanlarla çalışın, görev ve sorumluluk verin, takipçisi olun. Türk Milli Eğitim Sistemini doğru da olsa yanlış da olsa bir sistemle buluşturun. Orası deneme yanılma yeri olmaktan yoruldu. Birinin yaptığını ötekinin yıktığı virane olmaktan çıkarın eğitim sistemimizi. Bunu yapın ver tarihe geçin. Tarihin yargıladıklarıyla tarihe geçenler arasındaki ince çizgi bir işe elini kaptıranlar ile elini taşın altına koyanlar arasındaki farkta kendini göstermiştir. Türk milli eğitimine elinizi kaptırmayın, elinizi taşın altına koyun.
Prof. Dr. İsmet Emre



Bu yazı 26 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI