Bugun...


Zinnur Şimşek

facebook-paylas
AYDIN VE SORUMLULUĞU
Tarih: 02-03-2021 12:34:00 Güncelleme: 02-03-2021 12:34:00


 " Nesillerin Serancamı" isimli yazımda, nesillerin sorumluluğunu kaleme almıştım. Bu   yazımda ise, aydınların sorumluluğunu siz değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum.
Aydın kelimesi, dilimize yabancı dillerden geçmiştir.
Entelektüel, ülkeden Ülke ye, yazardan yazara değişen bir mefhum. Her tarif aşağı yukarı, ya bir ön yargıya dayanır, ya belli bir döneme. Entelektüel kelimesi Dreyfüs davasından beri okur yazarın gündeminde. 
Raymond Aron'a göre:  Geniş manada, kafa iscileri; dar manada, uzmanlarla okumuşlar... 
Bizde ise aydın;  ilk önce,mütefekkir, münevver, güzide  diye karşılanır. Sonra aydın kelimesi kullanılmaya başlar.
" Mefhumların kâh gülünç kàh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karneval balosu fikir hayatımız.
Tanımıyoruz onları, nerden geliyorlar bilen yok. Firavunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen fir'avunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle."
Aydınlarımız tanzimattan beri hiç de sorumlu davranmazlar. Sorumlu olmak ne kelime, kendi, ülkelerinden iğrenirler ve içinde yaşadıkları topluma bir cüzzamlı muamelesi yaparlar. Materyalizme ve pozitivizme aşıktırlar. Kimileri tabiyet değiştirir, kimileri, naşını fırlatır lağıma. Donkişot gibi zamanın dışında yaşarlar ve yaşadıkları çevre onlara mutsuzluk getirir.  Kafalarında tek kıta vardır; Avrupa. Girdapları olmayan bir saadet ülkesi... Tatlı ve melenkolik şarkılar kulaklarında yankılanır. Akıllarını başlarından alır Avrupa. Çağdaşlaşma ve batılılaşmak isterler... Cağdaşlasma: cıvık ve murdar bir kelime... Anladıkları çağdaşlaşmak, kendi "mukaddeslerini  inkar etmek ve peşin peşin köleliğe razı olmak değil mi? Biz apayrı bir medeniyetin cocuklarıyız; düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin."  Bu batının putlarını takdis etmekti. Bilmiyorlardı ki, her çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlaşmanın halk nazarında karşılıği; asrileşmek, yani maskaralasmak, gavurlasmak...
 Islamdan ve kendi kimliklerini hatırlatan ne varsa hepsinden nefret ediyorlardı. Meşrutiyetin garpçısı ve Cumhuriyet devrinin İnkilâpcısı  Kıliçzade Hakkı feryad ediyordu.
" Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asyaya çekilmek, kutuplara firar etsek Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalısmadiktan sonra orada bizim yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler... Bugün Avrupadan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır." ( burada mukaddese-i diniye, kelimesi rüşvet-i kelâmdır. İnandıği için degil)
Bu bozgun psikolojisi çeşitli derecelerde olmak üzere bütün grupları sarmıştır. Kurtuluşu teslim olmakta buldular, hatta bunların içinde Avrupalılarla cinsi teması arttırarak kanımızı değiştirmek gerektiğini ortaya atanlar bile çıktı.
Gençlerimiz vakar kelimesinin manasını bilmezler. Türkçe diye öğretilen uydurma dilde yazılmış lügat kitaplarında da bu kelimenin karşılığını bulacaklarını sanmıyorum.  Çünkü vekarın, aydın hayatında karsılıģı kalmadı.  İngiliz sefirinin önünde hüngür hüngür aglayan tanzimat kahramanı Mustafa Reşit Paşa'nın vekardan nasibi yoktu; tatlı canının endişesine düşerek Fransız sefaretine sıģinan ve Londraya gittiği zaman İngiliz Hariciye Sekreterine sadrıazam  olarak yaptığı işlerin hesabını veren hürriyet ve anayasa kahramanı Midhat Paşa da elbette vakar örneği olamazdı. Örnek gösterilen şahısların büyük çoğunluğu, başını dik tutmaktan ziyade, boyun eğmeye alışmış, küçüklüklerini halka karşı kibir ve gururla kapatmaya kalkışan adamlardı.
Beşir Fuadlar,Baha tevfikler, Abdullah Cevdetler, Prens Sebahattinler, Celal Sahirler, Ali Namıklar, Celal Nuriler, Salih Zekiler...
Bunlar, görünmez Tanrılara evlatlarını kurban ederler. Ahmet Cevdet Paşa'nın torunu katolik rahibesi, Tevfik Fikret'in oğlu Protestan papazı olur. Haluk bir cins isimdir artık, tarihten kaçanların ismi.
İslam toplumlarında, Entelektüel (aydın) ile halk arasında şiddetli bir ihtilaf söz konusu değildir. Çünkü büyük islam bilginleri, fakihler, usulcüler  kelamcılar,  müfessirler, edebiyatçılar, hatta filozoflar; Islami eğitim kurumlarında, hem okur, hem okuturlardı. Kendilerini eğitim kurumlarına hapsedip  halkı dışlamazlardı. Halkın içinde ve halkla beraber yaşarlardı. 
Şu an, kolonileşmis, etrafı  hisarlarla korunan üniversitelerimizde eğitim veren  hocalarımız, halktan kopmuşlardır ve halkla hiç bir temasları kalmamıştır. 
Toplum çatısını yeniden kurmak isteyen aydın, ilk önce bu ayrılığı ortadan kaldırmak zorundadır. Aydınlar bunu yaptıkları ölçüde, bu kaynaşmayı sağlayacak ve sorumluluğuna sahip çıkacaktır. Aydın olmanın sorumluluğu bunu gerektirmektedir.
Yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir, zevkleri ile, mukaddesleri ile, acıları ile...aynı camide namaz kılar, aynı mahallede yaşar, aynı sofrada yemek yer,. Ne imtiyazı vardır, ne imtiyaz peşindedir. Tanzimattan sonra ise, aydın kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır. Aydın ihanet ettiği nisbette desteklenir batı tarafından.
Fanon'un; "Yer yüzünün lanetlileri"kitabının önsözünde Sartre şöyle der: " Bu Afrikalı zencinin yazdığı bir kitap değil, imal ettiği bir bombadır. Ben bu bombayı sermaye fahişelerinin burjuva yuvası olan  Paris te bugünkü çağdaş medeniyetin kin ve çirkef dolu bu başkentinde, batı düzenine karşı Afrikanın bu kin bombasını patlatmak istiyorum. Çünkü batının çürümüş olan insanı ve kokuşmuş düzeni temizlemek bu bombaya muhtaçtır. 
İşte Sartre, bu yüzden aydındır. Çünkü batı tüketim hayatına boğulmuş, batılı insan bütün gücünü bu tüketim mallarına harcar olmuştur. O batılı insanı bu tüketim rezaletinden, iç sıkıntılardan, aşağılık zevklerden kurtarmak ister. Bundan dolayı Sartre, batının kurtarıcısıdır.
Fakat açlık ve sefalet içinde kıvranan, sanayide geri kalmış bir ülke için, Sartre' ın söylediklerinin hiç bir anlamı yoktur. Böyle bir toplumda Sartre'ı, zleyen bir kişi aynı şeyleri söylese de aydın olamaz.
Aydın, başkalarını taklit etme hastalığını  mutlaka terketmeli ve ezberlerin esaretinden kendini kurtarmalıdır. 
Açlık duyulmadan hareket meydana gelmez, bundan dolayı toplumun iç yapısında varolan çelişki, toplumun bilinç düzeyine aktarılmalıdır. Işte cağına karşı kendini sorumlu hisseden aydının gerçek görevi budur. O, toplumda var olan  kesimler arası çelişkileri topluma duyurmakla görevlidir. Bu çelişkileri çeşitli kesimlerin bilinçlerine yerleştirmekle toplumun dinamizmini sağlayabilir.
 Aydın, toplumun kesimler arası, hatta uluslararası, toplumlararası sosyal çelişkilerin gerçek bir bilincine varan kimsedir. Böyle bir bilinç nisbetinde cağına karşı sorumlu ve önderlikle görevlidir.
Öyleyse bir aydın, toplumu icin  ortak idealleri yaratır, bu ideallere varış yollarını tayin eder ve toplumunun donmuş, statik ruhuna coşkun bir iman katar,  bilinçsiz güçleri bilinçlendirir. Tek kelime ile O, Peygamberlerin kendi cağındaki görevlerini yüklenir ve "hidayet" için çağına uygun bir dille çözüm yollarını gösterir, bu yolları, elindeki kaynaklara ve kültür düzeyine uygun bir şekilde önerir.  
Bizim toplumumuzda islam kültürünü anlamayan aydınlar suni teneffusle yasayan insanlar gibidir. 
Batılı aydınlar, hatta bir çok doğulu aydın, hristiyanlık, budizm ve buna benzer dinlerin ruhları gerçeklerden kopardiklarına, insanları hayattan uzaklaştırıp metafizik ideallere bağladiklarına bakarak İslam'ı  da bu dinler arasinda saydılar. Oysa İslam kültürü, tamamiyle bu dinlerden ayrıdır ve büyük bir dinamizm yüklüdür. Eğer bir aydın İslam ile diğer dinler arasındaki bu çelişkileri göremezse  hepsini aynı kefeye koyarsa büyük bir yanlışlığa düşmüş olur. 
Aydın, kendi insani durumunu, tarihsel yer ve  zaman içinde, yerini kavrayan, toplumsal yerini ve durumunu idrak eden kimsedir. Bu  aydın için bir sorumluluktur. Kendine bir misyon yükleyen ve çağının tanıklığına soyunan aydın,, kesinlikle yaşadıgı topluma ve bütün insanlığa karşı sorumludur.
Teknisyenler, bilginler, uzmanlar, sanatçılar,  toplumun bekası için bilgi yayarlar. Aydın ise, fedakarlığı öğretir ve topluma asıl yönünü gösterir, tereddütleri giderir, varoluş damgasını basar ve hareket yolunu aydınlatır.
Bilgin cahillerin maşası olabilir. Atom bombası yaparak milyonlarca insanı, ölüme gönderebilir; göndermiştir de. Oysa aydın karanlıklardan nefret eder, karanlığa ve bombalara karşı direnerek zulmün duvarlarını yıkar.
Aydının sorumluluğu, büyük üniversitelerin diplomalarında yazılı değildir.
Bazen okur-yazar olmayan birininin çıkıp,
Dermansız kalmış, ümitleri çalınmış, acılar içinde kıvranan bir toplumu sarsarak, ayağı kaldırarak geleceğe taşır.
Dostoyevski derki: "  Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur." Bu söz, gün geçtikçe daha da bir anlam kazanıyor.
 Dünyada olup bitenlerden, özellikle müslümanların perişan hale düşürulmesinden,  bir kunduracı ya da bir hekimin sorumlu olması demek değildir.
Kunduracının sorumluluğu, iyi kunduralar yapmaktır. Hekim bir yandan mesleğini icra ederken, bir yandan da, sağlık kurallarına uymayan bir fabrikanın durumuna karşı var gücüyle savaşabilir. Ama hekim olarak, şu ya da bu baskıdan, söz gelimi, Islam düşmanlığından sorumlu değildir.
Bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu bilmeliyiz.
Ömrümuz, adını vermek istemediğimiz için örtbas ettiğimiz işlerle doludur. " Müsmanlar eziliyor, sömürulüyor, acı cekiyor" demedikçe, müslümanların bu durumu bir şey ifade etmeyecektir. O ana kadar kimse bunun farkında değildir; belki müslümanların kendisi bile. Bir tek sözdür, bir cümledir buna bir anlam kazandıran.
Birisinin davranışına bir ad koyduğumuz zaman, ne yaptığını biĺir. Bu yüzden de, bize olan davranışı değişir. Başkalarının da bildiğini ya da bileceğini bilir ve yaptığı iş soyut olmaktan çıkıp somut bir anlam kazanır.
Aydın toplumda olup bitenlere bir anlam veren ve yorumlayan, hedef gösteren insandır. Bazan aydın, bir şeyin, bir zulmün sözünü etmekten kaçınabilir. Ama, bazen susmakta bir eylemdir. Dilsizin sustuğu söylenebilir mi?
28 şubat zulmüne karşı durmayan, onu unutturmaya çalışanlara karşı, bir duruş sergilemeyen ve o zulüm dönemini gündeme taşımayan ve gündemde tutmayan bir aydın sorumluluğunu yerine getirmemiş demektir.
Müslümanlar bombalaŕın altında can verirken, ülkeleri işgal edilip, coğrafyaları parçalanırken, İslam düşmanlarına karşı bir tepkicik dahi ortaya koyamayıp, zamanı islam içi tartışmalarla geçiren bir aydın, aydın olabilir mı?
Siz, "Müslüman coğrafyasında zulüm var, ummet paramparça ediliyor." dedikçe, birileri, kendi grubunu savunmak ve gettolastırmakta ısrar ediyor ve müslüman aydın da buna susuyorsa, hangi sorumluluktan söz edilebilir.
Siz, İslamın içi boşaltılıyor,Islam islam olmaktan çıkarılıyor, hayatla, eşyayla,  sosyal hayatla bağları koparılıp ölü bir din haline getiriliyor ve modernizme kurban ediliyor." dedikçe, birileri, "sağ elle yemek, yemenin faziletinden" söz ediyorsa, asıl hedefle değil teferruatla uğraşıyor demektir. Halbuki, hedefe kilitlenmek, hedefi süslemekten daha evladır.



Bu yazı 556 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI